SON DAKİKA

Yiğit Özgür’ün ‘Hunililer’i sahneye taşındı

Bu haber 03 Mart 2019 - 12:47 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Yiğit Özgür’ün karikatürleri bu kez bir mizah dergisinde değil, tiyatro sahnesinde! Başrolde ‘Hunililer’… Üstelik Ezel Akay yönetmenliğinde… Bu oyunun başlama saati yok! Nasıl mı? Oyuncular seyirciyi fuayede karşılıyor ve oyun daha orada başlıyor. İnteraktif bir yöntem tercih eden Akay, Hunililer’i fuayeye kadar taşımış. Yiğit Özgür’ün sevimli delileri oyun öncesinden seyirciyle tanışıp kaynaşıyor. Tabii bunun sıradan bir tanışma olmayacağını da hatırlatmak gerek… Hunililer sahneye çıkınca ise asıl cümbüş başlıyor. 40’a yakın mask kullanan Hunililer’in oyununda Yiğit Özgür’ün diğer karikatürlerinden sürprizler de var. ‘Hunililer’i Bahar Kaplan, Bertan Dirikolu, Emre Kıvılcım, Güliz Gündüz, Hakan Eke, Hasan Eflatun Akay, Kerime Obenik, Merve Polat, Reşit Berker Enhoş ve Tufan Afşar canlandırıyor. Emre Özbay’ın yazdığı oyunun kostüm ve sahne tasarımında Naz Erayda, müziklerinde Serdar Ateşer, ışık tasarımında ise Cem Yılmazer imzası var.

Ezel Akay Gazete Duvar’dan Işıl Çalışkan‘a konuştu.

Oyun çok yüksek enerji gerektiriyor ve daha fuayede başlıyor. Neden bu şekilde bir tercihte bulundunuz?

Aslında oyunun başında ve aralarında birtakım interaksiyonlar var. Temelde böyle şeyler yapılıyor tiyatroda. Ama bu seferkinin çok özel bir amacı var. Oyuncunun seyirciye interaktif olduğu çok oyun var dünyada. Göstermeci tiyatro, palyaçoluk gibi bir sürü versiyonu var. Ama bu oyunun özellikle Yiğit Özgür’ün karikatür stratejisinden kaynaklanan, bizim de uyarlamaya çalıştığımız şey o. Yeni bir dil bu. Biz Yiğit Özgür karikatürlerini seyrederek öğrendik ancak onu hiç bilmeyen seyirci için çok garip bir dil bu. O dili bir parça öğretmek için onları seyirciyle karşılaştırdık aslında. Seyirci salonda rahatsız olacaksa olsun, ondan sonra anlamaya dönüşüyor iş. Sonuçta oyuncunun gelip sizle oynamaya çalışması çok garip bir şey. “Seyirci diye geldim benle oynama” diyor. Seyirci kendini oyuncuya cevap verebilecek halde görmüyor ve tedirgin oluyor. Ama o tedirginliği ‘tık’ diye bir aşarsa kıkırdamalar, gülmeler başlıyor. Hatta onların sorulmasını beklediği sorular gibi soru soruyor. Dolayısıyla oyunun atmosferi en tehlikesiz olan yerde, lobide başlıyor. Böylece oyunun ilk 5-10 dakikasını kaybetmemiş oluyoruz. En büyük nedeni o. Anlıyor ki tamam Hunililer oyun yapıyor. Biz de onu seyretmeye gelmişiz durumunun farkına varıyor ve biraz daha dile alışmış olarak oyuna başlıyor. Aslında oyuncuların seyirciyle iletişim halinde olması güzel de bir şey. Seyircinin hoşuna gidiyor.

Evet, tam burnunuzun ucunda ve sizin için, size özel oynanıyor gibi oluyor. Zaten Hunililer lobide kaptıkları insanları oturduklarını keşfederlerse “Hah! Bak o benim sevgilim” diye mimleyerek oynuyor.

‘ONLARI HUNİLİLER OYNADIĞI İÇİN BU KADAR SAÇMALAR’

Yiğit Özgür karikatürlerinin arasında oyunda sadece Hunililer yoktu. Farklı karikatürler de vardı. Neye göre seçtiniz?

Hunililer Yiğit’in yaptığı kategoriler içinde özel bir yere sahip. Onların dilleri de bir parça farklı. Yiğit’in bana anlattığı kadarıyla bir ‘tık’ sonra yarattığı varlıklar. Yiğit bana şöyle ifade etti Hunililer’i: Masumiyet içeren, kimsenin laf edemeyeceği karakterler. Onun için beyaz giydirdim onları. Kirli olabilir ama beyaz bunlar. Belli bir saflık kalsın. Zaten şu ana kadar Hunililer’in yaptığı esprilere hiçbir kesimden itiraz gelmedi o sayede.

Yine onun yarattığı çok benzer bir gerçeküstülükte başka karikatürler de var. Biz de şuna karar verdik: Hunililer bir oyun yapıyorlar ve o oyunda başka insanları da oynayacaklar. Onlar da Yiğit Özgür’ün karikatürlerindeki insanlar. Dolayısıyla karikatürlerinden adapte edilmiş yarım masklar takıyorlar. Onları Hunililer oynuyor ve bu yüzden bu kadar saçmalar.

‘BİZİM KÜLTÜRÜN MASKLARINI KULLANDIK’

Mask kullanımına nasıl çalıştınız?

Hunililer’in bize bütün bu karikatürleri anlatmasına karar verdikten sonra diğerlerini maskla, yani karikatür tiplerle, oynamaya karar verdik. Ben özellikle daha önce dünyada yapılmış ve tiyatro camiasının iyi bildiği masklardan farklı bir şey yapmak istedim. En çok bilinenleri Türkiye’de de eğitimi verilen ‘commedia dell’arte maskları’. Onlar neredeyse bizim köy seyirlik oyunları gibi. Belli bir klişeye uyarak oynamak zorundasın. Karakterlerin hepsi maskla tanımlanmış, bilinen karakterler. Oyunculuk, vücut tarzları çok spesifik. Hareketleri de 500 yıldır bilinen bir tiyatro tipleri. Ben onlara benzetmek istemedim. Çünkü yabancı duruyor ve bizim tanımadığımız bir kültürden geldiği çok belli oluyor. Dolayısıyla kendi yarım mask hareket tiyatromu yaratmaya çalıştık. Mine Çerçi bu konuda tecrübeli bir eğitmen. O bize yardım etti. Her maskın belli bir hareketle oynanması lazım. Ve o hareketler de sanki maskı sürüklüyor gibi olsun istedik. Bunun üzerine de oldukça çalıştık. Çünkü her maskın talebi farklı. Oyuncular ayna karşısında Mine’yle birlikte karakterleri yeniden yarattı. Ki, 40’a yakın karakter var. 10 tane oyuncu var ama 40 tane oyuncu varmış gibi oldu.

İnsan algısı değişime her zaman açık değildir, karikatüre güler ancak canlandırılmış hali komik gelmeyebilirdi. Bunu bir risk olarak gördünüz mü?

Tabii tabii bu zaten çok deneysel bir oyun. Yiğit Özgür gibi gülünüyor ama neye güldüğümüzü anlamadan gülüyoruz. Bizim kültürümüz için çok açık. Gülünecek bir şey olduğunu biliyoruz. Ama bir Amerikalı baksa asla aynı etkiyi yaratmıyor. Çünkü başımızdan geçen bütün kültürel, sosyal, politik, ahlaki vakaları bir karikatürde üst üste tanımlıyor karikatürler. Katmerli sürprizlerle dolu. Sürekli olarak konuşmalar bir öncekine sürpriz yaratmaya dayanıyor. Laf oluyor ama vücut dili girince ciddi bir araştırma yapmak gerekiyor. Bizim ilk iki ayımız tamamen araştırmayla geçti. Nasıl durur? Nasıl konuşulur? Nasıl şok etkisi yaratılır? Bir karedeki karikatürü zamana nasıl yayarız diye… Çok deneysel bir çalışma oldu aslında. Tabii ki aynı şey değil ama aynı ruhta. Yiğit Özgür’ün karikatürlerinin ruhuyla bizimki aynı.

Tiyatro yönetmenliğini dizi ve sinemadan ayıran en büyük etken nedir?

Bizim ilgilendiğimiz oyunculuk sanatlarının kökeninde tiyatro var. Belki ondan önce bir hikaye anlatıcılığını koymak gerekir. Ama bir sinema yönetmeninin mutlaka yapması gereken şey sahnede oyuncu yönetmektir. Sahnede yönetmen için oyuncudan başka hiçbir malzeme yok. Işık, kostüm, dekor çalışmanın en sonunda tasarlanarak geliyor ve yönetenin onlarla çok uğraşması gerekmiyor. Ama mizansen ve oyunculuk mecburen konsantre olmak zorunda. Sinema için gereken tüm oyunculuk teknikleri ve çok önemli olan kameranın da dahil olduğu mizansen, yönetmen için sahnede oynanacak bir şey. Ben tüm öğrencilerime bunu anlatıyorum. Türkiye’de genç yönetmenlerin en büyük problemi oyuncu yönetimidir. Çok eksik bir şey bu. Oyuncuyu kendi haline bırakmaya kadar varan bir rejisörlük anlayışı var. Oradan bir adım geri gelip bir tane sahne oyunu yönetseler o süreçte olağanüstü bir sıçrama yaşıyorlar. Farkı böyle görmek lazım. Tiyatro oyuncuya çok fazla ait bir sanat dalı. Yönetiyorsun, oynatıyorsun bitiyor. Ama sonra oyuncu her seyirci karşısına çıktığında oyununu geliştiriyor, değiştiriyor. Ona göre tepki veriyor. Ona göre anlatıyor. Oyunla birlikte yaşıyor ve yaşlanıyor oyuncular.

‘UTANMA DUYGUSUNU HIZLA ATACAK OYUNCULAR SEÇTİM’

Oyuncu seçimindeki kriteriniz ne oldu Hunililer’de?

Utanma duygusunu üzerlerinden hızla atmayı başaracak oyuncular aradım. Ve o sürreal dünyaya adapte olmak kolay değil. Her oyuncunun yapabileceği ve yapmak isteyeceği bir şey değil. 25-30 yaş arası genç bir kadro var. Onlar arzulu ve adapte olmaya yatkın çıktılar. 30 kişi arasından 10 kişi seçmiş oldum aslında.

Hunili şapkalı bir fotoğrafınız var. Size de çok yakışmış Hunili olmak. Neden sizi bir Hunili olarak görmedik bu oyunda?

Ben şimdi başka bir oyun yönetiyorum. Başka zamana inşallah…

‘MOZAİK’TE BİRBİRİMİZE MÜZİK YAPARDIK’

Mozaik konserinden de bahsedelim isterim. 35 yıl sonra tekrar sahne aldınız. Siz neler hissettiniz?

Biz birlikte çalmaktan çok keyif alan bir ekiptik. Seyirciden daha fazla önemsediğimiz bir şeydi bizim. Birbirimize müzik yapıyorduk neredeyse. Benim orada baştan beri çok küçük bir rolüm var. Tasarımı biz birlikte yapıyoruz ama gerçek müzisyenlik söz konusu olduğunda benim rolüm azalıyor. Ben sadece şarkı söyleyebiliyorum ve biraz da bir şeylere vurmasını biliyorum. Bir kere hepimiz tekrar birlikte çalmanın zevkini yaşadık. Elimizde tekrar yapılabilecek bestelerin sayısı çok fazla. Benim için çok eğlenceli bir şeydi ama ben katkısı daha az olabilecek bir müzisyen arkadaş olarak var olabileceğim onlarla. Orada çok profesyonel müzisyenler var. Birkaç konser daha vereceğiz. Birlikte uzun bir süre daha takılacağız bakalım.

Aşçı ve Prenses için de çalışıyorsunuz. Ne durumda şu anda?

O uzun sürmesi kaçınılmaz bir proje. 2 yıldır sürüyor zaten. Bütçesi çok yüksek, uluslararası bir proje haline getirdik. Aslında kafamızdaki oyuncular, mekanlar her şey hazır yavaş yavaş ilerledi. Çin Devlet Kurumları’nın izin vermesi gerekiyor buna. O izin için de bu tarafın desteğinin alınmış olmasını istiyorlar. Sinema Kanunu yeni çıktığı için bu tür girişimlerde bulunamadık. Şimdi Kültür Bakanı’yla da görüştük ona da aktardık. Turizm Bakanlığı Sinema Dairesi Başkanı’nın zaten haberi var. Daha önce bir Başbakanlık Dış Tanıtım Fonu vardı. Bu tür destekler oradan sağlanıyordu. Şimdi Cumhurbaşkanlığı bünyesine alınmış durumda. Bir tanıtım başkanlığı var. Normalde bu bir sanat devletin buna dahil olması gerekmiyor ama özellikle Çin Devleti’nin varlığı nedeniyle Türkiye Devletinin’de ‘Bizim için bu proje tamamdır’ demesi gerekiyor. Bir de Uygur asıllı Çin’de çok ünlü olan Dilruba isimli bir oyuncu var aklımızda. Ondan bir niyet mektubu almaya çalışıyor şimdi yapımcılar. O olursa çok kolaylaşacak.

Bunun dışında başka projeleriniz var mı?

Bir oyun daha var. Onun da çalışmaları bitmek üzere. Songül Öden’le birlikte sahneleyeceğiz. Tek kişilik bir oyun. Bizim Mozaik’ten bateristimiz Gökçe de vurmalılarla erkek canavarını oynuyor. Yüzü görünmeden. Bir kadın oyunu bu. Erkek şiddetini kadınların aslında farkına varmadan nasıl desteklerini anlatan bir oyun. Songül yedi değişik kadını oynuyor. Adı da ‘Lal Hayal’.